Elif bir yaşına bastı geçen ay. Kek yaptım, mumları yaktım, fotoğraflar çektim — hepsi güzeldi. Ama gece yatarken aklımda dönen tek şey şuydu: bu bir yıl gerçekten ne kadardı. Sadece sevgi değil; yorgunluk, şüphe, korku, hayret, gülüş, gözyaşı — hepsi iç içe, ayırt edilemez biçimde.

Kimse söylemedi: uyku yoksunluğu bir fiziksel işkence. İlk üç ayda bazen ellerim titredi, sadece yorgunluktan. Kimse söylemedi: bebeğinizi çok seveceğiniz için değil, o sevginin ağırlığı için de ağlayacaksınız. Gece üçte, emzirirken, lambanın sarı ışığında küçük yüzüne bakarken — bu varlık sizi tamamen açık bırakıyor. Savunmasız. Güzel ama zor.

Sonra gelişmeler başlıyor. İlk gülümseme, ilk baş kaldırma, ilk “mama” sesi. Bunlar fotoğraflarda görünenin ötesinde bir şey. Bir insanın dünyayı keşfettiğini, her günün onun için tamamen yeni olduğunu izlemek — bu sizi yeniden çocuk yapıyor biraz. Günlük sıkıntılarınız o anda küçülüyor; mütevazı bir nimet bu.

Anneliğin kutsal sayılan yönleri var, evet. Ama zor yanlarından bahsetmemek dürüst değil. Kendinizi kaybediyorsunuz bir süre — kim olduğunuzu, ne istediğinizi, kendiniz için ne hissettiğinizi. Yavaş yavaş geri buluyorsunuz, farklı bir versiyonunu. Daha az mükemmeliyetçi, daha çok şefkatli — önce kendinize.