Kapadokya’ya gitmeyi yıllardır planlıyordum ama o “mükemmel an” hiç gelmedi. Bu sefer de öyle olmadı aslında — Cuma akşamı kendiliğinden gelişen bir karar, Cumartesi sabahı arabada. Üç saatlik yolculukta müzik açmadık, konuştuk; yıllardır eksik kalan o ağır ağır konuşmalardan.

Ürgüp’e varırken gökyüzü turuncu-pembeye boyanmıştı. Otelimiz küçük bir pansiyondu, kapısından girer girmez anladım neden sevildiğini: beyaz badanalı duvarlar, ahşap kirişler, pencereden peri bacaları. Akşam yemeğini köyde bildik bir lokantada yedik — testi kebabı, fırın köfte, yöresel şarap. Basit ama iyi.

Pazar sabahı üşenerek erken kalktım. Balon turu yapmak istemiyordum başta, kalabalık geliyordu gözümde. Ama otel sahipçesi “en azından seyredin” dedi. Saat beş buçuk, dışarısı hâlâ soğuk. Sonra gökyüzüne baktım: otuz, belki kırk balon yavaşça yükseliyor. Kimse konuşmuyordu. Herkes sadece izliyordu. O sessizliği tarif edemiyorum; bir şeyin tadını sözcükle anlatmaya çalışmak gibi.

Geri dönüş yolculuğunda Mehmet “neden daha çok seyahat etmiyoruz?” dedi. Haklı bir soru. Cevap her zamanki: iş, zaman, para, “uygun bir an”. Ama Kapadokya bana şunu gösterdi — mükemmel koşullar beklemek genellikle hiç gitmemek demek. Bazen en güzel şeyler plan yapmadan ortaya çıkıyor.